Müdürün Telefonuyla Dünyam Başıma Yıkıldı: ‘Okula Hemen Gel, Bazı Yabancılar Oğlunu Soruyor
Sevgi Hanım beni koltuğa davet etti ve ‘Aras Bey, bu beyler bir uluslararası vakfın temsilcileri ve aynı zamanda kampa giden diğer bir öğrencinin velisinin misafirleri’ dedi. Yaşlı adam, elindeki tableti bana doğru çevirdi. Ekranda sallantılı bir kamera kaydı vardı. Görüntüde Mert, ormanın derinliklerinde, tekerlekli sandalyenin ilerleyemeyeceği kadar dik ve kayalık bir patikada Kerem’i sırtında taşıyordu. Kerem’in kollarını Mert’in boynuna sıkıca doladığı, Mert’in ise her adımda zorlandığı ama bir an bile durmadığı net bir şekilde görülüyordu. Öğretmenler ve diğer öğrenciler aşağıda, sandalyeyi güvenli bir yere bırakırken, Mert arkadaşına söz verdiği o zirve manzarasını göstermek için tek başına bu yükü üstlenmişti.
Görüntülerde Mert’in yüzündeki ifadeyi gördüğümde boğazım düğümlendi. Acı çekiyordu, bacakları titriyordu ama gözlerinde öyle bir kararlılık vardı ki, sanki o an dünyanın tüm yükünü taşısa yine de şikayet etmeyecekti. Yaklaşık kırk dakikalık o tırmanış boyunca Kerem’e sürekli bir şeyler fısıldıyor, onu cesaretlendiriyordu. Zirveye ulaştıklarında, Mert arkadaşını nazikçe bir kayanın üzerine oturttu. İkisi de sessizce aşağıdaki vadiyi ve batan güneşi izlediler. Videoyu çeken kişi, grubun biraz gerisinde kalan bir veliydi ve bu anı bozmamak için sessiz kalmıştı. Yaşlı adam söze başladı: ‘Oğlunuz sadece bir arkadaşını taşımadı Aras Bey. O, bu bencil dünyada insanlığın hala ölmediğini, fedakarlığın ne demek olduğunu bize hatırlattı.’
Yaşlı adamın adı Robert’tı ve Avrupa merkezli büyük bir hayır kurumunun başkanıydı. ‘Biz yıllardır kahramanlık ödülleri veriyoruz ama genellikle bu ödüller büyük olaylar sonucunda verilir. Mert’in bu saf ve karşılıksız eylemi bizi derinden etkiledi. Kerem’in ailesiyle de görüştük. Kerem’in tüm tedavi masraflarını ve Mert’in üniversite hayatına kadar olan tüm eğitim masraflarını üstlenmek istiyoruz’ dediğinde kulaklarıma inanamadım. Gözlerimden yaşlar süzülürken sadece ‘O sadece arkadaşını seviyor’ diyebildim. Bu, Mert için bir proje ya da kahramanlık gösterisi değildi; bu onun karakteriydi. Mert’in kalbindeki o sessiz dev, bir anda tüm dünyanın hayran kalacağı bir ışığa dönüşmüştü.
O akşam eve gittiğimde Mert’i çalışma masasında ödev yaparken buldum. Yanına oturdum ve videoyu izlediğimi söyledim. Biraz utandı, başını öne eğdi. ‘Baba, Kerem o manzarayı görmeyi her şeyden çok istiyordu. Sırf yürüyor olmam ona bu haksızlığı yapmamı gerektirmezdi. O benim kardeşim’ dedi. Sesi o kadar tok ve emindi ki, karşımda on üç yaşında bir çocuk değil, koca yürekli bir adam duruyordu. Onu göğsüme bastırdığımda, aslında en büyük zenginliğin bankadaki paralar değil, böyle bir evlada sahip olmak olduğunu bir kez daha anladım. Mert’in o günkü fedakarlığı, sadece Kerem’in dünyasını değil, bizim de tüm geleceğimizi değiştirmişti.
Ertesi gün okulda tören düzenlendi. Ama Mert ödül kürsüsüne çıkarken yine Kerem’in sandalyesini itiyordu. Alkışlar koptuğunda, Mert sadece gülümsedi ve Kerem’in elini sıktı. O yabancı adamlar, töreni en arkadan izlerken gözyaşlarını siliyorlardı. Sosyal medyada hızla yayılan o video, milyonlarca insana ulaştı. Binlerce mesaj, yüzlerce destek teklifi yağdı. Ama Mert için değişen tek şey, artık Kerem ile daha sık dışarı çıkabilecekleri özel donanımlı bir aracın kapılarının önünde durmasıydı. O lüks araçlar, o büyük vaatler Mert’in umurunda bile değildi. O sadece arkadaşının yüzündeki gülümsemeyi görmenin huzuruyla uyuyordu artık.
Devamını okumak için diğer sayfaya geçebilirsin... 👇