Ankara Ayazında Gelen Yüzleşme: Paslı Sefer Tası ve 25 Yıllık Karanlık Sır
Dedem, Ankara ayazı demeden her sabah 5’te kalkar, kömür sobasını harlar ve mutfakta çayını demlerken o alüminyum sefer tasını hazırlardı. Atölyeye gitmeden önce alüminyum sefer tasının içine koyduğu bulgur pilavının, biraz peynirin kokusu o eve sinmişti
Kardeşlerim Serkan, Emre, Hakan ve Burcu, liseyi bitirip iş güç sahibi oldukça, ya da evlenip gittikçe, o evden arkalarına bile bakmadan ayrıldılar.
Ben ise Hacettepe’de Hemşirelik okudum ama dedemi yalnız bırakamadım. O koca evde onunla kaldım. Akşamları tansiyon ilacını verirken bana gülümser, ‘Zeynep’im, bu ihtiyar sana ayak bağı oluyor, git gençliğini yaşa kızım,’ derdi. Ben ise ellerini tutar, ‘Benim yerim senin yanın Şükrü Dedem,’ derdim.
Fakat diğer dört kardeşim için ben her zaman bir kara lekeydim. Ailemizin parçalanmasının tek sorumlusu olarak beni gördüler. Kazadan kurtulmam onlara batan bir dikendi. Dedem ne zaman bir mangal yakıp hepimizi bir araya toplasa, o et boğazımıza dizilirdi.
En büyük abim Serkan bir gün yüzüme baka baka, ‘Arkada zırıl zırıl ağlayıp babamın dikkatini dağıtmasaydın, o kamyonun altına girmeyeceklerdi. Senin o gece ölmen lazımdı Zeynep,’ diye bağırmıştı. O sözler, kalbime saplanan paslı bir çivi gibi yıllarca orada kaldı.
Dedem o yorgun kalbine yenik düşüp vefat ettiğinde, dünyamdaki tek ışık da söndü. Cenazeden haftalar sonra, Kızılay’da karanlık ve rutubetli bir avukatlık ofisinde mirasının açıklanması için toplandık. Beklentim yoktu. Sadece bir an önce bu insanların yüzünü görmemek, oradan gitmek istiyordum. Avukat elindeki dosyayı açtı ve okumaya başladı.
Keçiören’deki o ev, bugün satsan en az 4.500.000 TL eden o ev, yıllardır bizimle hiç ilgilenmeyen Serkan abime bırakılmıştı. Kapıdaki araba Emre’ye kalmıştı. Hakan ve Burcu’nun ise her birinin hesabına 1.500.000 TL nakit para aktarılmıştı.
Avukatın sesi duraksadı. Gözlüğünün üstünden bana doğru baktı. ‘Zeynep hanım… Dedeniz size şahsi bir eşyasını bırakmış.’ Masanın altından bir torba çıkardı. İçinden dedemin o emektar, alüminyum, her yeri ezik ve çizik içindeki sefer tası çıktı.
Serkan abim dudak bükerek, ‘Adalet yerini buldu,’ dedi fısıltıyla ama herkesin duyacağı şekilde. ‘Ne bekliyordun ki? Ailesinin katiline ev mi bırakacaktı?’ Odadakiler pis pis sırıtırken, utançtan yerin dibine girdim. Ağzımı bile açmadım. O ezik sefer tasını aldım, gözyaşlarımı tutmaya çalışarak o bürodan adeta kaçtım.
Kızılay’dan Gençlik Parkı’na kadar yürüdüm. Ankara’nın ayazı yüzümü kesiyordu ama içimdeki yangın sönmüyordu. Parkın o havuzlu kısmına yakın, kimsenin olmadığı bir banka çöktüm. Saatlerce o soğuk alüminyum tasın yüzeyinde parmaklarımı gezdirdim. İçimden dedeme sitem ediyordum. ‘Neden dede?’ diyordum. ‘Neden beni bu kurtların önüne atıp ezdirdin?’
Nihayet titreyen ellerimle sefer tasının iki yanındaki kancaları açtım. Kapak gıcırdadı.
İçinde gördüğüm şeyler, kanımı dondurdu. Ellerim zangır zangır titremeye başladı.
Tasın içinde eski, siyah kapaklı bir ajanda ve bir banka hesap cüzdanı vardı. Hesap cüzdanını açtığımda gözlerime inanamadım; dedem yıllarca Siteler’deki patronunun ona verdiği şirket hisselerini satmamış, zamanla değerlenen bu hisseleri sadece benim adıma açılmış gizli bir hesapta toplamıştı.
Hesapta tam tamına 12.000.000 TL vardı. Ama asıl şok edici olan, o siyah ajandadan düşen dedemin el yazısıyla yazılmış mektuptu.
‘Canım kızım Zeynep. Sana olan sevgimi bu kağıda sığdıramam. Kardeşlerinin sana yıllarca o kaza yüzünden çektirdiği azabı biliyorum. Ama artık gerçeği öğrenme vaktin geldi. O gece arabayı baban kullanmıyordu.
Arabayı gizlice anahtarı çalan, o dönem 17 yaşında olan ve ehliyeti olmayan abin Serkan kullanıyordu. Babana hava atmak için el frenini çektiğinde arabanın kontrolünü kaybetti. Baban son anda direksiyona atlayıp kamyonun önüne kırarak Serkan’ı kurtardı ama kendi canlarından oldular. Olayı örtbas etmek için baban şoför koltuğuna yerleştirildi.
Serkan kendi suçunu, kendi katilliğini yıllarca senin bir bebek olarak ağlamana bağlayarak vicdanını rahatlattı. O eve yıllarca bilerek hiç masraf yapmadım, üstüne devasa bir vergi borcu yıktım. Serkan o evi aldığında, evin değerinden çok devlete olan borcuyla yüzleşecek.
Diğerlerine verdiğim paralar ise, aslında dedelerinden onlara kalan son helal kuruşlardı ve hepsi bu sırra ortaktı.
Zeynep’im, sen tertemizdin. Şimdi bu gerçekle ve bu parayla kendine yeni, tertemiz bir hayat kur. Benim emanetim sensin.’
Mektubu okuduğumda Ankara’nın ayazı birden ılık bir bahar yeline dönüştü sanki. 25 yıldır sırtımda taşıdığım o iğrenç suçluluk duygusu, bir anda Serkan’ın boynuna dolanan bir ilmeğe dönüşmüştü. Sefer tasını yavaşça kapattım. Artık ağlamıyordum. Sadece adaletin, o paslı bir alüminyum tasın içinde saklı olduğunu bilmenin huzuruyla gülümsüyordum.
Devamını okumak için diğer sayfaya geçebilirsin... 👇